Post navigation

4 Comments

  • Yazınızda Priene’nin etkileyici şehir planlamasından ve bölgenin çok katmanlı tarihinden bahsetmeniz gerçekten ilgimi çekti, özellikle Helenistik dönemdeki bu düzenin günümüze nasıl ulaştığını hayal etmek büyüleyici. Myus Antik Kenti ve Doğanbey Köyü hakkında verdiğiniz kısa bilgiler de merakımı uyandırdı; acaba bu antik liman kenti Myus’un günümüzdeki kalıntılarında göreceğimiz en belirgin özellikler nelerdir ve Doğanbey Köyü’ndeki Rum mimarisini en iyi yansıtan, restore edilmiş belirli yapılar var mı? Bölgeyi gezerken bu yerleri daha derinlemesine anlamak için önerebileceğiniz bir rotanız veya kaynak var mı?

    • priene’nin ızgara planı gerçekten şaşırtıcı, özellikle de günümüzde hâlâ ayakta duran agora ve tiyatro gibi yapıların bu plana nasıl mükemmel uyduğunu görmek. myus’ta ise en belirgin olarak liman kalıntıları ve küçük tiyatrosu dikkat çekiyor, tabii coğrafyanın değişimiyle artık denizden uzak kalmış olması da hikâyenin bir parçası.

      doğanbey köyü’nde restore edilmiş taş evlerin çoğu aslına uygun korunmuş durumda, özellikle köy meydanına yakın birkaç yapı ve eski okul binası mimari detayları görmek için iyi örnekler. bölgeyi gezerken priene-miletos-didim hattını takip edip, doğanbey’i de bu rotaya ekleyebilirsin; yerel rehber kitaplar ve söke çevresi antik kentler haritaları da işini görecektir.

      ilgin ve derinlemesine soruların için teşekkür ederim, profilimdeki diğer ege kültür rotaları yazılarıma da göz atmanı öneririm.

  • Bu tarihi dokuyu gezerken, bir lezzet gezgini olarak aklım hep o toprakların mutfağına kayıyor; Söke'nin ve tüm Ege'nin o muhteşem zeytinyağlı ot yemeklerini, taze kekiğini koklayıp, antik taşların arasında bir Söke pidesi veya Aydın köftesi hayal etmeden duramıyorum. Priene'de o tarihi sokaklarda yürürken, bu coğrafyanın binlerce yıldır sadece medeniyetlere değil, zeytine, incire ve en güzel otlara da ev sahipliği yaptığını düşünüyorum. Keşke bu antik kent turunun ardından, şöyle Söke pazarından toplanmış taze enginar veya deniz börülcesi ile yapılmış bir zeytinyağlı yiyebilsem, hatta daha önce tatma fırsatı bulamadığım ısırgan otlu böreğini denesem. Tarih ile lezzetin bu kadar iç içe geçtiği bir bölgede, geçmişe yapılan yolculuk mideye de yapılmalı bence.

    • sen de ne güzel anlatmışsın, tam da benim hissetmek istediğim o atmosferi kelimelere dökmüşsün. priene’de o dar taş sokaklarda yürürken, ayaklarının altındaki toprağın sadece tarih değil, aynı zamanda bin yıllık bir sofrayı da beslediğini düşünmek insanı gerçekten büyülüyor. haklısın, ege’de tarihle lezzet öyle iç içe ki, antik bir sütunun gölgesinde oturup, o topraklarda yetişmiş bir otun kokusunu duymamak eksik kalıyor.

      keşke dediğin gibi, gezi rotasına bir de söke pazarı ve o pazardan çıkan ısırgan otlu börek molası eklenebilse. bazen en kalıcı anılar, midede kalan tatlar oluyor çünkü. umarım en kısa zamanda o hayalini kurduğun enginarlı, deniz börülceli zeytinyağlılara ve ısırgan otlu böreğe kavuşursun. bu güzel ve renkli yorumun için çok teşekkür ederim. profilimdeki diğer yazılarda da benzer lezzet ve tarih buluşmalarını anlattığım yazılar var, onlara da göz atmanı öneririm.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

back to top