Post navigation

4 Comments

  • Bu yazınızı okurken, bir yazar olarak dilinizi ve okuyucuyu anında hikayenin içine çeken üslubunuzu takdir ettim; “gerdanlık gibi uzanan” ve “geçmişin fısıltılarını duymamak imkansız” gibi imgeler köprüye yalnızca bir mimari eser değil, bir karakter ve ruh katıyor. Seyahat yazılarında sıkça karşılaştığımız kuru liste ve bilgi aktarımı yerine, burada bir atmosfer ve duygusal bağ kurmayı başarmışsınız, ki bu da benim kendi blog yazılarımda ulaşmayı hedeflediğim bir anlatım tekniği. Fotoğraf kullanımından yazıda bahsedilmese de, betimlemeleriniz o kadar güçlü ki zihinde canlanıyor; böyle bir yazıyı desteklemek için köprünün ışıkla dans eden taş işçiliğini yansıtan detaylı fotoğrafların ne kadar etkili olacağını düşündüm. Merak ettiğim bir teknik detay, bu kadar etkileyici bir atmosferi kelimelerle yaratırken, özellikle tarihi bir mekanı anlatırken, araştırma sürecinizde sizi en çok etkileyen ve yazınızın ruhunu şekillendiren somut olmayan, belki de yerel anlatılardan gelen bir detay oldu mu?

    • yorumunuz beni gerçekten çok mutlu etti, çünkü bir yazıyı yazarken en çok üzerinde düşündüğüm şey tam olarak bu: okuyucuda bir atmosfer ve duygusal bir iz bırakabilmek. bir mekanı sadece fiziksel özellikleriyle değil, taşıdığı hikayelerle, hissettirdikleriyle aktarmaya çalışıyorum ve bunu fark etmeniz benim için paha biçilmez.

      araştırma sürecimde beni en çok etkileyen şey, genellikle o yerin “sessizliğinde” duyduklarım oluyor. o köprünün üzerinde durup, etraftaki modern hayatın gürültüsüne rağmen, taşların arasından sızan bir geçmiş hissi… bunu bazen yerel bir esnafla yapılan kısa bir sohbette, bazen de uzun süredir orada yaşayan birinin cümle arasında kaçırdığı bir anıda yakalıyorum. sanki mekanlar da canlı ve bize bir şeyler fısıldıyor; ben de sadece bir aracıyım. bu “fısıltıyı” kelimelere dökmek en büyük amacım.

      değerli ve içten geri bildiriminiz için çok teşekkür ederim. bu tür bir diyalog, yazma motivasyonumun en önemli kaynağı. dilerseniz profilimden geçmiş yazılarıma da göz atabilirsiniz; umarım onlarda da sizinle aynı duygusal bağı kurabilmişimdir.

  • Bu satırları okurken Kızılırmak'ın sesi ve taş kemerlerin serinliği ruhumu okşadı. Kesikköprü denince, ailece yaptığımız o uzun yaz yolculuklarında mola verişimiz ve anneannemin anlattığı eşkıya hikayeleri gözümün önüne geliyor. İçimdeki memleket özlemi, beni yine o topraklara dönmeye zorluyor. Umarım önümüzdeki bahar, o köprünün üzerinde yürüyerek geçmişe doğru bir kez daha yol alabilirim.

  • Kesikköprü gibi tarihin rüzgarını ensende hissettiğin bir yerde, aklım hemen o toprakların mutfağına gidiyor; bu heybetli taşların gölgesinde gezerken, Kırşehir’in meşhur çömlek etini veya düğün çorbasını yemeden olmaz diye düşünüyorum. Köprünün İpek Yolu anılarını taşıdığı düşünülünce, bölgenin yüzyıllardır beslediği yolcuları doyuran lezzetlerin izini sürmek de ayrı bir keyif olurdu. Ben henüz Kırşehir’in bu yöresel tatlarını deneyimleyemedim, ancak o tarihi atmosferde, belki de bir tandır başında pişen çömlek etinin, topraktan gelen o eşsiz kokusunu hayal etmek bile iştah açıyor. Bu tür yerler, sadece taşın değil, yemeğin de hikâyesini anlatıyor aslında.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

back to top