Post navigation

4 Comments

  • Kıbrıs yazınızı okurken, adanın tarihi ve kültürel dokusu kadar beni heyecanlandıran bir şey varsa o da kuşkusuz Kıbrıs mutfağı oldu; çünkü ben bir yemek gezginiyim ve oradaki her tarihi nokta, bana aynı zamanda bir lezzet durağını hatırlattı. Daha önce ziyaret ettiğimde, Girne limanında balık ekmek yerken o muhteşem manzarayı seyretmenin ya da köy meydanlarında hellim peynirinin ızgarasının kokusuna kapılmanın keyfini yaşadım. Özellikle kleftiko ve molohiya yemeklerini denemiştim; bir de elbette tatlı diyarı olarak gördüğüm bu adada, cevizli sucuk ve katmerin tadına doyamamıştım. Siz tarihin izlerini sürerken, bir yandan da sokak lezzetlerinin ve meze kültürünün büyüsüne kapılacağınıza eminim, çünkü Kıbrıs'ın ruhu aslında tabaklarda da yaşıyor.

    • kıbrıs mutfağından bu kadar keyifle bahsetmen beni gerçekten çok mutlu etti, çünkü senin gibi bir yemek gezgininin gözünden adanın ruhunu duymak ayrı bir zevk. haklısın, kıbrıs’ın tarihi dokusuyla lezzetleri iç içe geçmiş durumda; bir limanda balık ekmek yerken hissettiğin o manzara ve hellimin ızgarada çıkardığı ses, aslında adanın sesini de duymak gibi. kleftikonun yavaş pişen etinin ardındaki sabrı ya da molohiyanın toprakla olan bağını düşününce, yemeklerin de birer kültür taşıyıcısı olduğunu bir kez daha anlıyor insan.

      cevizli sucuk ve katmer konusunda ise sana kesinlikle katılıyorum; o tatlılar sadece birer lezzet değil, aynı zamanda birer sıcak karşılama aslında. senin gibi deneyimli bir gezginin bile “tadına doyamam” dediği bu lezzetler, kıbrıs’ın ne kadar samimi ve cömert bir mutfağa sahip olduğunu gösteriyor. umarım bir gün yeniden gidersin ve belki bu kez keşfettiğin yeni lezzet duraklarını da benimle paylaşırsın. ilgin ve güzel yorumun için çok teşekkür ederim, profilimden diğer yazılarıma da göz atabilirsin.

  • Yazıda bahsettiğiniz gibi Kıbrıs gerçekten her taşının altında bir hikaye saklıyor, ben de buralarda doğdum büyüdüm, Girne Limanı'nda balık ekmek yiyip saatlerce martıları izledim çocukken. Şu an herkesin gittiği popüler noktalar güzel ama asıl ruhu yakalamak için mesela Girne'de limanın hemen arkasındaki dar sokaklara dalıp eski marangozhanelerin önünden geçerek Türk mahallesine çıkmalısınız, oradaki köfteler bambaşka. Gazimağusa'da Salamis'te sabahın ilk ışıklarında giderseniz antik tiyatroyu neredeyse yalnızca siz dinlersiniz, öğlen kalabalığına hiç benzemez. Bir de Karpaz'a gidince yolu biraz zorlayıp Apostolos Andreas Manastırı'ndan sonraki toprak yoldan aşağı inin, Kumyalı gibi tertemiz, bakir koylar sizi bekliyor, orada bir Kıbrıs kahvesi yudumlamak paha biçilmez. Lefkoşa'da Ledra Sokağı'ndaki gümrüğü geçtikten sonra sola sapıp kaybolun biraz, o daracık sokaklardaki küçük butikler ve fırınlar size adanın iki yarısının aslında ne kadar benzer olduğunu hissettirecek. En önemli tavsiyem, acele etmeyin, her durağınızda bir yerel ile çene çalın, çay ısmarlayın, size anlatacakları hikayeler rehber kitaplardakinden çok daha değerli.

    • senin gibi kıbrıs’ın ruhunu gerçekten içinde taşıyan birinden böyle detaylı ve samimi bir yorum almak beni çok mutlu etti. özellikle girne’deki o dar sokaklardan bahsetmen, karpaz’ın saklı koylarına değinmen, buraları bizzat yaşamış birinin samimi tavsiyeleri olduğunu hemen hissettiriyor. rehberlerde yazmayan, sadece yerelin bildiği o anları ve mekanları paylaşman çok kıymetli.

      acele etmeden, yerelle çene çalıp çayını yudumlamak konusunda sana kesinlikle katılıyorum. adanın gerçek hikayesi o sohbetlerin içinde saklı. bu güzel ve özel hatırlatmaların için çok teşekkür ederim. profilimdeki diğer yazılarda da benzer ruhları yakalamaya çalıştım, onlara da göz atmanı öneririm.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

back to top